Bangkok’ta pedallamak
Bangkok’a aklımızda bu soruyla iniyoruz. Aylar süren araştırmalar, bu bölgede pedallayanlarla yaptığımız konuşmalar derken Bangkok’ta pedallamaya şimdi çok yakınız. Uçakta bize dağıttıkları vize başvuru formu ile hemen pasaport kontrolüne gidiyoruz, giriş işlemleri yapılır yapılmaz kendimizi bagaj bantlarının bulunduğu bölümde buluyoruz. Acaba bisikletlerimizi nereden alacağız sorusuyla etrafta bunu sorabileceğimiz birilerni arıyoruz. 15. ve 16. bagaj bandı arasında diyor bir görevli, hemen o tarafa ilerliyoruz ve işte bisikletlerimiz orada! : )
Dışarının sıcak olduğunu biliyoruz, o yüzden hemen bagaj bantlarının yanında başlıyoruz bisikletlerimizi monte etmeye. Gidonları yan çevirip, seleleri indirmiş ve de darbe görebilecek yerleri korumak için sarıp sarmalamıştık. Tabii ki pedalları da çıkarmıştık. Sardığımız malzemeleri çıkarıyoruz, gidonu çevir, ayarını yap, lastiği şişir, pedalı ve çantaları tak derken hazırız 9 haftalık Tayland, Laos ve Kamboçya yolculuğumuza.

Hazırız ama ne kadar hazır olsak da her monte etme işleminden sonra yaptığımız gibi test sürüşü yapıyoruz. Birkaç ince ayar daha ve düşüyoruz yola. Aslında yoldan ziyade sıcağın kucağına. İlk hissimiz fön makinesini suratlarımıza tuttukları yönünde.
Laos, TC vatandaşlarına sınır kapısından vize vermediği için ilk hedefimiz Laos Konsolosluğu. Havaalanından uzaklığı 25 km kadar, şehrin içine ve de trafiğine de pek girmeyecekmişiz gibi görünüyor ve biz bu yolu pedallarız diyoruz. Diğer seçenek otobüsle şehrin merkezine gitmek ve oradan konsolosluğa geçmek ama kim şehir merkezi trafiğine girmek ister ki. 12:00’de başlıyoruz pedallamaya ve yol nerede derken kendimizi otobanda buluyoruz. Tayland’da trafik soldan akıyor, ilk birkaç dakika nasıl olacak bu derken kendimizi kaptırıyoruz trafiğin akışına. Aynalarımız gidonun sağ tarafına takılı. Otobandan dönüş yok, varsa bile bu sıcakta onu arayacağımıza zaten konsolosluğa varırız diyoruz.


Etrafa baka baka pedallamaya devam ediyoruz. Sıcaklık ve yakıcı güneş dışında Tayland ile ilgili ilk izlenimlerimiz,yolda gördüğümüz tabelalardaki farklı bir alfabe dışında, dünyanın başka bir yerinde havaalanından çıkıp pedallamaktan farklı değil. Dünyanın her tarafını saran aynı markaların reklamları.
Otobandan ne zaman çıkacağız diye sürekli haritamızı kontrol ederken ve de burada bisiklet sürmek yasak değil mi sorusunu kendi kendimize sorarken bir polis yaklaşıyor bize ve duruyoruz. Alexios, polis ile birkaç dakika konuşuyor ve bize dönüp ilk çıkıştan çıkıyoruz diyor.

Çıkıştan çıkmak sorun değil ama neredeyiz peki? Üç farklı haritadan bu çıkışın hangisi olduğunu bulmaya çalışıyoruz. Alfabenin de farklı olmasıyla kelimeleri birbirine benzetme oyunumuz daha ilk günden başlıyor. Kilometre sayaçlarına göre de daha yolumuz olduğundan, otobana paralel yolda ilerlemeye devam ediyoruz. Şehri boğan bir yol bu otoban. Paralel yol ise otobanın alt tarafında kalıyor, sürekli Mecidiyeköy’de olduğunuzu düşünün! Havaalanında suluklarımızı su ile doldurmuştuk ve biraz da para bozdurmuştuk. Su şimdilik bizi idare ediyor ama su almak için de etrafa bakınmaya başlıyoruz.

Yoldaki tek bisikletliler biz olsak da, iki tekerli olanlar değiliz. Araba sayısı kadar motorsiklet dolaşıyor etrafımızda. Işıklarda hep en önde onlar, ışık yanar yanmaz önce motorsikletler sonra arabalar. Yolun sol tarafında, kaldırım ile arabalar arasında mutlaka geçebileceğimiz bir boşluk buluyoruz: Arabalar kaldırıma yakın kullanmıyor, motorsikletlerin geçebileceği boşluğu bırakıyor. Bu kaos içinde nasıl araç kullanıyorlar diye düşünürken cevabı yavaş yavaş belirmeye başlıyor: Herkes birbirinin hakkını koruyor. Oradan motorun geçeceğini bilip sola yanaşmıyorlar, kimse yan yoldan gelirken yola burnunu uzatmıyor, hatta uzatmışsa ve yoldan gelen varsa geri çekiliyor! Evet, inanılmaz! O gün herhangi bir korna sesi bile duymuyoruz. İstanbul’da olsa bu trafik halimiz nice olurdu diye düşünüyoruz sık sık. Yine de Bangkok’ta trafikte olmak hiç hoş değil, egzoz her yerde olduğu gibi büyük bir dert.

Tayland ile ilgili okuduklarımızı ve anlatılanları etrafımıza bakınca bir bir görüyoruz. Sokakta satılan yiyecekler, yanlarında müşteri beklerken uyuyanlar, Bangkok’un uzun uzun binaları, bolca motorsiklet, hatta şehir merkezine varmamış olsak bile tuktuk, güneşten korunmak için kullanılan kocaman şapkalar. Laos Konsolosluğu’na döneceğimiz yerden sonra ise sanki Eminönü’ndeyiz, bir sürü dükkandan taşan ürünler, yere serili tezgahlar, tıklım tıklım. Yine yolun solunda kalan boşlukta trafik ışıklarının izin verdiği kadar ilerliyoruz. Bir de solumuzdaki sokak numaralarını sayarak. Döneceğimiz sokağa kadar yanıbaşımızda duran neredeyse dökülecek otobüslerin paslanmış kaportalarına yakından bakıyoruz. Tabii ki camları yok, bu havada ne gerek var.

Saat 14:00ü biraz geçiyor. Laos Konsolosluğu’na döneceğimiz köşeden dönüyoruz ve sağa sola dikkatlice bakarak ilerliyoruz. Konsolosluk 17:00de kapandığı için, iyimseriz. Bugün bile vizemizi alıp yarın sabahtan bu egzozlu şehirden ayrılıp kendimizi Tayland’ın doğasına atacağız. Adı lazım olmayan bir arama motoru, konsolosluğun yerini az ileride işaret ediyor. Gidiyoruz o noktaya ama birkaç barakadan başka birşey yok. Caddede biraz daha ilerliyoruz, caddeyi kesen anayola kadar ama konsolosluk yok. Geri dönüp acaba kaçırdık mı diye tekrar tekrar arıyoruz, ara sokaklara ve konsolosluğa benzeyen resmi binalara girip çıkıyoruz ama yok. Çevredekilere soruyoruz yani sorduğumuzu sanıyoruz. Ne onlar bizi anlıyor ne de biz bildiğimiz dillerden hiçbirnde kendimizi anlatabiliyoruz. Bu sormalar ve ileri geri gidip gelmeler 16:00ya kadar devam ediyor. Artık bugün vize almak gibi bir umudumuz kalmasa da, konsolosluğu bulmak zorundayız, yarın sabahı düşünerek. Caddenin sonundaki anayolu geçiyoruz, oralarda sormaya çalışıyoruz, cadde adı doğru, sadece sokağı ya da numarayı çıkartamıyoruz. Biraz daha ileri, biraz daha ileri derken Kamboçya Konsolosluğu’nu görüyoruz ve hatırlıyorum ki Laos hemen onun yanında. Hazine bulmuş gibi koşarak pedallıyoruz ve Laos Konsolosluğu’nun kapısındayız. Saat 16:48. : )
Konsolosluğa yakın bir otelde yer ayırtmıştık, oraya gidiyoruz hemen. On günlerin hazırlıkla geçen saatleri, uçak yolculuğu, sıcak ve konsolosluğu aramaktan yorgunuz. Otele hemen gitsek de, tabii ki günümz bitmiyor. Önce ayırttığımız oda ile ilgili çıkan sorun, sonra bisikletlerinizi içeriye alamayız. Herhangi bir odada kalabilriiz ama bisikletlerimizi asla dışarıda bırakamayız. 1 saat kadar otelde bisikletlerimize yer bulmaya çalıştıktan sonra bagaj odasına koymaları için ikna ediyoruz. Çantalarımızda yol için birkaç düzenleme yaptıktan sonra artık hemen uyuyoyoruz: Yarın erkenden vizemizi alıp tren istasyonuna pedallayacağız ve merhaba yolculuk!
Sabah erkenden uyanıyoruz, bisikletlerimize atlayıp konsolosluğun yolunu tutalım derken görüyoruz ki Alexios’in aynası kırılmış. Otel görevlileri birbirlerine bağlı bisikletelrin yerini değiştirmeye çalışırken oldu diye düşünüyoruz ama bu konuda bir tartışmaya girmek daha istemiyoruz. Güne sakin başlayalım. Kırık aynayı da bulamıyoruz bagaj odasında, delilleri yok etmeye çalışmışlar. Otel ile ilgili tek iyi anımız: herkes arabayla ayrılırken, bizim o kocaman binanın önünden yüklü bisikletlerimizle ayrılıyor olmamız. Turistler şaşkınca bakıyorlar. : ))

Konsolosluğun yerini bu sefer avcumuzun gibi buluyoruz. Hemen başvurumuzu yapıp pasaportları veriyoruz. 1 saat sonra alabilirsiniz diyorlar. Kişi başına 1600 Baht versek de, bu kadar kısa sürdüğü için memnunuz. Yakındaki markete gidip kahvaltı için bierşeyler alıyoruz. Bu akşam o meşhur Tayland yemekelrinin tadına bakacağız.

Vizeyi aldıktan sonra artık Bangkok harita üzerinde uzmanlaşmış kişiler olarak, tren istasyonuna gitmek için giriyoruz trafiğin içine. Şehir merkezine doğru gittiğimizden daha çok trafik, daha çok motor, daha çok egzoz, daha çok insan ama mutluyuz çünkü artık yoldayız! ; )