Ispica’da bir meydan
Aralık 2014
Bugünkü hedefimiz bir meydanı bulmak. Yolculuğa hazırlanırken okuyoruz, araştırıyoruz. Sicilya ile ilgili genel tarihi, turistik, güncel yazılar kadar oraya ait kitapları da. Pek tabii ki filmleri de izliyoruz. Kaos bu filmlerden en güzel olanlardan. Güzelliği, Sicilya’daki hayatı çok iyi anlatmasından ileri geliyor. Film, Paolo ve Vittorio Taviani Kardeşler tarafından çekilmiş ve içindeki hikayeler Sicilya doğumlu Luigi Pirandello’ya ait.
Mutlaka izleyin! Papa Francesco bile Sicilya’yı Kaos filmiyle tanıdım demiş.
Şehri gezmek, alışveriş derken Noto’dan çıkışımız öğleyi buluyor. Yavaş yavaş çıkıyoruz, iniyoruz, çıkıyoruz, yol bisikletlileri dönüyorlar. Limon ağaçları, zeytin ağaçları ve kaktüsler. Yolda farklı kaktüs çeşitleri gördük ama bir çeşit var ki, heryeri işgal etmiş. Sicilyalılar sevmiş olmalı ki bunu, bahçelerini ayırmak amaçlı, süs olarak ya da saksılarda da kullanıyorlar. Alexios sordu, fighi d’india diye deniyormuş, Hint inciri. Yunanistan’da da varmış. Eminim bizim güney bölgelerimizde de vardır. Çok dikkatli olmak gerek yerken diyor ve koparıyor bir tane. Tadı incirden çok kivi gibi. Bu kadar dikkate rağmen bir cımbız operasyonu gerekiyor batan dikenleri temizlemek için.
Zeytin ağaçları arasında bir mavi cinquecento çıkıyor karşımıza. O sırada birbirimize uzak olduğumuz için farklı zamanlarda görüyoruz bu sevimli aracı ve fotoğrafını çekiyoruz aynı hisle. Arabalara hiç sevimli demem. Birçoğumuzun gereksiz yere araba kullandığını düşünüyorum. Çevreyi kirletiyor, gürültü yapıyor, park sorunu yaşayarak kaldırımlara park ediyor, trafikteki yaya ve bisikletlileri hiçe sayıyor araçlar, yani araba sürücüleri. Yürüyerek, toplu taşıma ile ve bisikletle şehirde (İstanbul’da yaşıyorum ben ama diğer büyük şehirlerin de aynı olduğunu düşünüyorum, oralarda yaşayanlar öyle diyor) çok daha hızlı, rahat, ekonomik ve çevreye zarar vermeden hareket edebileceğimizi düşünüyorum. Tüm bunlara rağmen Sicilya’daki cinquecentolar gönlümü feth ediyor.
Acıkıyoruz haliyle. Lidl adındaki markete denk geliyoruz. Aa, burada da mı varmış diyerek giriyoruz. Tuvaleti de var, daha ne olsun. Otopark ile bahçenin arasında kendimize yer buluyoruz. Sürekli yanımızda taşıdığımız bir örtümüz var, onunla masamızı herhangi bir yere kurup geç öğle yemeğimizi afiyetle yiyoruz. Leziz! Sağlığınıza a dostlar! : )
Sert bir çıkışla Ispica’ya varıyoruz. Saat neredeyse 16:00 olmuş. Sora sora buluyoruz aradığımız meydanı. Heyecanlıyız. Filmden sahneler geçiyor aklımızdan, orasıydı, şöyleydi böyleydi derken zaman akıyor. Filmde bomboş olan meydanda şimdi Noel zamanına denk geldiğimizden bir Noel ağacı var. Daha kötüsü ise bolca araba. Bir tanesi tam bizimle beraber giriyor meydana ve o kadar boş yer varken, gidip kilisenin tam önüne park ediyor. Güneş de arabalarla bir olup öyle bir noktada ki, nereden fotoğraf çekeceğimizi bilemiyoruz.
Bir an önce şehirden çıkıp kendimize kamp kuracak bir yer bulamlıyız. Bu arada bir Gandhi Caddesi ile karşılaşıyoruz. Gülümsememek elde değil. Güneş etkisini kaybediyor yavaş yavaş ama tırmandığımızdan incecik kıyafetlerimizi değiştirme gereği duymuyoruz. Çadır kurabileceğimiz yerlere bakıyoruz, birkaç yere girip çıkıyoruz ama evler var etrafımızda. Sonunda gün ışıklarını neredeyse çekecekken, yol kenarında bir yere atıyoruz kendimizi. Çantaları ve bisikletleri bariyerin üstünden geçirip 50 adım içeride düz bir yere, yoncaların üstüne kuruyoruz çadırımızı. Yol boyunca o kadar çok yonca gördük ki. Bu akşamkiler yeri yumuşatıyor bizim için.
Ek: Meyveli kaktüs fotoğrafını facebook sayfasına koyunca gelen yorumlardan gördüm ki, güneyde epey biliniyor, burada olduğu gibi meyvesi satılıyormuş pazarda.