Selanik’e bir bisiklet yolculuğu
Yola çıkmak, yolda olmak, yolun getirdiklerine açık olmak diyerek çıkıyoruz yola. Aramızda Antarktika dışında her kıtada pedallamış yılların turcusu da var, ilk kez bir bisiklet yolculuğa çıkacak olan da. Herkesin kafasında başka bir yol hali…

Cuma akşamı Bisiklet Gezgini’nde buluşuyoruz, ilk hedef bisikletleri ve kendimizi araca yükleyip Keşan’a varmak. Bisiklet Gezgini’nin yarısı yola çıkıyor, kalan yarısı ise yollarının bir yerinde İstanbul’a uğrayan gezginleri karşılamak, gezgin olma hayali ile bisiklet arayanlara yardımcı olmak üzere dükkanda kalıyor.

Niye İstanbul’dan başlamıyoruz? İstanbul’da bisiklet kullanmaya çalışan bilir bunun nedenini. Herhangi bir coğrafyanın ara yollarından birinde, etrafınızdaki insanları, ağaçları, manzarayı izleyerek ilerlemek de var ya da yandan geçen kamyonun size ne kadar yakın geçeceğini, soldan açılan kapı olup olmayacağını, sinyal vermeden dönmeye karar veren araçları tahmin etmeye çalışarak ilerlemek de. Biz büyük şehrin trafiğini geçip, yolumuzda keyifle ilerleyelim diyoruz.

Tabii ki bazen ana yollara ya da şehir merkezine girmemiz gerekiyor ama başlangıcımız böyle olmasın, Keşan diye bir yer varmış, pek de güzel bir Doçek’i varmış: Onlara da merhaba diyerek başlayalım. Sağolsunlar her zamanki hazır nazırlıklarıyla bize Keşan’dan İpsala sınır kapısına kadar eşlik ettiler. : ) Sağolasın Keşan Doçek!

Cumartesi sabahı sisle uyanıyoruz. Öğretmenevi bahçesinde ocaklarımızla yaptığımız çay ve kahvelerle yola göz kırpıyoruz, bakalım ocaklarımız başka nerelerde bize yemek verecek.

İstikamet Yunanistan. Mümkün olduğunca ana yola girmeden, deniz kenarından giderek Selanik’e varmaya çalışacağız. Sis açılıyor, güneş ısıtmaya başlıyor bizi ve uzun bir tır sırasını takip ederek ilerliyoruz. Tırcılar kim bilir kaç gündür bekliyor: Aracının yanında yemek yiyen, uydu anteniyle dünyanın diğer yanındaki hayatları izleyen, yanlarından geçen bisikletli kafileye gülümseyerek bakan derken sınır kapısına varıyoruz. Bayram nedeniyle araç sırası da uzun. Onlar beklerken biz iki tekerimizle yanlarından geçip gidiyoruz ve vurulan damgalar sonrası bayrak rengi kırmızıdan maviye değişiyor. Cüneyd sınır geçişinde fotoğraf çekmeye çalışsa da, gelen uyarıyla makinesini geri koyuyor.


Erken geçenler hemen bir kilisenin kenarında yemek yapma işine girişmişler.
İlk durak Dedeağaç, artık Yunanistan’dayız, Alexandroupoli. Yerel dile ısınma çalışmaları: Kalispera, Kalimera, Thessaloniki, Efkharisto, Yasu… derken karşıdan iki bisikletli görüyoruz.
Ön ve arka Ortlieb çantaları ile uzun bir yolun habercisiler. İsviçre’den çıkmışlar, kim bilir rota nereye. İlk günümüzde Romanya’dan ve Fransa’dan bisikletlilerle de karşılaşıyoruz. Daha sonra listeye Amerika, Belçika ve Türkiye de katılacak.

İpsala’dan sonra Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesine giriyoruz. Güneş sabahki sise inat parladıkça parlıyor, halimizden memnunuz. Trakya, Roma İmparatorluğu’nun en ucuymuş, genelde sürgün yeri olarak bilinirmiş. Bir de gürbüz insanlarıyla.

Her 20-25 km’de bir mola vermeye çalışıyoruz. Türkiye’de genelde çay molası olan bu aralar, Yunanistan’da frappe ve Türk, pardon, Yunan kahvesi ( : )) ) molasına dönüşüyor. Mola yerinin sahibi bize turta ikram edince, keyfimize diyecek yok.

Bisiklet Gezgini yolda. Özlemişiz yolda olmayı. : ) Bisikletle yolculuk dükkanımıza dünyanın farklı köşelerinden (Şili, Breziya, Güney Kore, Malezya, Yeni Zellanda, Japonya, Amerika, Kanada, Finlandiya, Fransa, Almanya, Avusturya, İsviçre, Polonya, İngiltere, İrlanda, İskoçya, Belçika ve pek tabii ki Hollanda…) gelenlerle yolculuklar yapsak da, yola çıkmanın tadı ayrı.

Etrafımızdaki tarlaların yerini binalar almaya başlayınca biliyoruz ki, şehre yaklaşmışız. Dedeağaç’a girer girmez alışveriş yapıyoruz, kamp yeri biraz ileride. Akşama yeni evlerimizde uyuyacağız.

Çadırda uyumak. Mumcu’nun da dediği gibi ilk akşam zor olabilir, yeni bir yeri yabancılama gibi ama sonra dört duvar evindeki yatağından daha rahat gelir uyku tulumu ve mat. Hele de yastığın da varsa. 🙂 Deneyimliler çadır yerlerine hemen karar verip, hızla kuruyorlar çadırlarını. Bu işi ilk kez yapanlara da yandan fısıldıyorlar ipuçlarını.

Kamp restoranının sahibi akşam bizi serbest bıraktı: Masanın üzerinde ocaklarımızla yemeklerimizi yaptık, patates kızartması ve Feta peyniri ile salata ise ondandı. Çipuro (Tsipouro) ile daha önce tanışıp anlaşanlar hemen ondan söylediler, yeni tanışanlar merakla tadına baktılar. Yunan birasına giriş dersimizi de burada yaptık.


Yolcu yolunda gerek. Yol ayrımları grubun toplanması için vesile oluyor.
Köy kahvesinde mola, olmazsa olmazlardan. Sade=sketos, az şekerli=metrios. Manzaramız bir kilise, ne yazık ki keyifle baktığımız bir yapı değil. Apartman, gökdelen, cami ya da kilise: Çirkin yapı her yerde çirkin.
idworxların zeytinlik keyfi

Yerli halka zaman zaman yolu soruyoruz: malum onlar bu yolları sürekli kullanıyorlar. Yine de burada dikkat edilmesi gereken nokta, bu yolları motorlu araçlarla kullanıyorlar. Bisiklet ne kadar gider, hangi yola girebilir gibi bilgileri olmadığından bunları iyi değerlendirmek gerekli. Bir sigara içimi uzaklıkta. : ))

Yokuşsuz yolculuk olmaz. Bu yolculuğun yokuşlu iki bölgesi var: İlki bugün karşımıza çıkıyor, sonraki ise Selanik’ten önceki rampa. Farklı eğimler, mesafeler ve kondisyona göre yokuş alma hızı değişse de, en iyisi yavaş yavaş, tempoyu bozmadan çıkmak gibi.

Bu sırada bir mesaj geliyor, numaramı Hakan Eşme’den alan Gümülcine (Komotini) bisiklet grubundan İbrahim. O yol çıkmaz diyor, bu taraftan geçmeniz lazım ama bizim Osmanlı çıkar diyor ve devam ediyor. Karşıdaki dağ aşılacak. Uğur bir an denize açılan dalgıçları görünce yola onlarla mı devam etsem diye içinden geçirse de, yokuş onu da çekiyor.

Dağları taşları aşarken lastikler bir bir patlıyor. Özellikle dağ bisikletlerinin lastiklerinin patlaması ilginç. Bu yolda gidemeyeceklerse nerede gidecekler. Tur bisikletleri yollarına sapasağlam devam ediyorlar, lastik markalarını söylemekte sakınca yok: Schwalbe’nin tur modelleri. Mumcu der ki: Bu turlara Schwalbe lastikli ve Ortlieb/Vaude su geçirmez çantalıları alın sadece. Deneyim konuşuyor.

Mumcu’nun seçimi koyu renk Ortlieb çantalar olsa da, yolda görünmenin önemini biliyor ve turuncu işaretlerini unutmuyor.
Dağ taş her yolda gideriz.

Alexios yola çıkarken şart koşmuştu: Yedek iç lastik, yama seti ve pompa herkeste olacak diye. Kendi yamaları bitene kadar, lastiği patlayan herkes için TipToplarını ve tabii ki kendi pompasını kullanıyor. Teknik olarak bir bisiklette ön göbekte oluşan boşluk, başka bir bisikletin bagaj taşıyıcısından düşen parçalar ve 24 adet lastik patlaması dışında turu sorunsuz atlatıyoruz.

Bagaj taşıyıcısını tamir etmek beş dakika, çantaları çıkarmak on dakika, tekrar takmak yirmi dakika. Evet, Ortlieb değiller. : )
Bazıları hızlı bazıları yavaş gidiyor ve öndekiler yol ayrımlarında ya arkadakileri bekliyor ya da işaret bırakıyor. : )

Çay/kahve molası dışında ayaküstü kuruyemiş molası da çok işe yarıyor. Gece Imeros sahilinde, çam ağaçlarının altında kamp kuruyoruz. Bazılarımız yemek yapmaya üşeniyor ve Gökçe ile Seçil bisikletlere atlıyoruz ve yakındaki köye gidip şansımızı deniyoruz, evet bir taverna var ve sıcak tavuk şiş ve souvlaki. Yunanistan’da serbest kamp yapmak yasak. Bu gece organize kamp yeri bulamıyoruz. Her yerde kamp kurabiliriz tabii ki ama gece soğuyan hava ile sıcak duş alma imkanımız varsa, hemen oraya dalıyoruz. Yunanistan’da güneş enerjisi çok kullanılıyor, kamplarda da erken duş alan sıcak suyu kapıyor.

idworx Easy TiRohler albümüne Yunanistan’dan bir yaprak.

Nehir geçişi olmazsa olmaz.


Sonsuza kadar uzanacakmış gibi duran yollar. Yolun sonunu bilemezsin, karşına nehir mi çıkacak, köprüsü var mı, yokuş mu olur yoksa çıkmaza mı düşer… Yol bu belli olmaz. Tek belli olan, yol devam eder, sen devam etmek istedikçe.

Yanımızdaki TipTop yamalar bu lastiğe yeter mi?

Etrafımızdaki beyaz topçukları ve beyaz topçuk taşıyan kamyonları farketmemek olanaksız. Sanki Çukurova’dayız. Hepimizi şaşkına çeviren, bu iklimde pamuk yetişmesi. Pamuk Adana’da olmaz mı? Kasıp kavuran sıcaklarda? Bir o kadar şaşırtan da, bu kadar pamuğun taşıma sırasında etrafa saçılmış olması, ziyan olması.

Thimonya’nın Türkçesini bilen var mı?

Dün gece göl kenarında, Fanari’de kamp kurmayı planlamıştık ama yokuş ve patlayan lastiklerle düşen hızımızla oraya ulaşamıyoruz. Gölün yanından gündüz geçiyoruz, bir yanımızda flamingolar, diğer yanımızda oraya ait değilmiş gibi görünen lokumlu Ayios Nikolaos Kilisesi.

Keşan’dan başlamıştık yola ve şimdi yenisinden geçiyoruz, Nea Kessani. Yunanistan’da başında “ Neos/Nea/Neo” olan bir yer görürseniz, bilin ki oradakiler zamanında Anadolu’da bir yerden göçmüşlerdir buraya ve memleketlerinin adını bırakmamışlardır: Keşan, Mudanya, Trilye, Moda…

Toxotes Köyü’ne mola veriyoruz. Bir taverna bulup sıcak birşeyler yemeliyiz. Yine küçük bir köydeyiz ve bisikletler ilgi odağı oluyor. Türkçe konuştuğumuzu duyan da yanımıza geliyor, Anadolu’dan göçen büyüklerden Türkçe öğrenenler için pratik şansı bu. Eski bir Türkçe konuşuyorlar, tane tane, cümleler tam, acele yok, kibarlık çok. Tarihin içinden çıkmış gibiler. Onların gözünden nasıl görünüyor dünya anlamaya çalışıyoruz.
Yandaki köyün muhtarı, vazifesi gereği, “grubunuzda serbest erkekler varsa, köyümüzde serbest dullar var” diyerek bizi bilgilendiriyor.

Ekmek. Şehirde ne kadar çok ekmek (pek tabii ki yemek de) çöpe gidiyor bizim gereksiz tüketim hırsımızla. Babaannem canım, kışın İstanbul’da kaldığında bayat ekmekleri küçük parçalar halinde buzlukta saklardı, daha sonra hayvan yemlerinde kullanılmak üzere. Evdeki hiçbir şey atılmazdı, mutlaka baka bir yemeğin içinde değerlendirilirdi. Yolculukta da böyle olur, atılmaz yemekler, plastik poşete ya da kutuya konur, özellikle ekmek hiç atılmaz. Ufak bir molada çay ile beraber ne güzel yemek olurlar. Bu kekikli ekmekleri de masada bırakmak olmaz, akşam çorbanın yanında ne güzel de yenir.

Yolcular tabelalar ile çok fotoğraf çektirseler de belki de en az anlam ifade eden yerdir onlar için. Tabela bir işarettir sadece, yolda fotoğrafını çekemedikleri, hikayelerini anlatamadıkları, ayrılmakta zorlandıkları için atılmış bir çentik.

Nestos Nehri ile Trakya biter ve Makedonya başlar. Nehre yaklaştıkça sarı tarlalar azalıyor ve yeşil başlıyor.
Gece Kavala’dan biraz önce Nea Karvali’de konakladık. Hamam haline getirdiğimiz duşu ve kamp ocağı etrafındaki muhabbeti ile karanlık basmak üzere vardığımız orhanize bir kamp yerinde. 8 Euro’ya, bir kişi, çadırı ile beraber kalıyor. İnterneti de cabası. : ))
Yunanistan’da bilinen birkaç şehir varsa, onlardan biri de Kavala’dır. Kurabiyesiyle, Osmanlı’daki yeriyle de ya da Türkleriyle de bilen var. Biz kurabiyesinin tadına baktık önce. Türkiye’de bu adla satılanlarla hiç bir alakası yok. Yumuşacık, bademleri taze, ağızda akıp gidiyor. Kahvaltımızı Kavala’da yapalım diyoruz ve önümüzdeki 15 km için kurabiye güç veriyor. Biri çay da demlemiş.; )

Bisiklet üzerinde rahat etmek çok önemlidir. Hele de günde 8 saat bisikletle yolculuk ediyorsanız. Kullandıkça pozisyonunuzu bulursunuz ve denedikçe de ince ayrıntılarla tam olarak rahat ettiğiniz yeri. Gidonun yükseltilmesi, çok basit ama o kadar da etkili bir müdahaledir.

Kırmızılar ve yol halleri. Harita kabı, gps kullanmayan eski metodcular için.


Ortlieb bisiklet çantanız ne renk olsun? Selanik yolculuğumuzda renkli şekerler gibiydik: Mavi, açık mavi, sarı, turuncu, kırmızı, siyah, gri.

Yunanistan “mpouğatsa”sı. Kavala’da limanda köşedeki çoook eski bir poğaçacıdan vanilyalı, kıymalı, ıspanaklı ve peynirli poğaçaları Kavala turu öncesi midelerimize indiriyoruz. Ebru, nasıl yememiz gerektiğini gösteriyor.
Mumcu burada bizden ayrılıyor, adalar üzerinden Çeşme’ye geçecek ve oradan da Karya Bisiklet Festivali’ne katılacak. Evrim ve Sezin, Kavala’da bir gün daha kalıyorlar, Selanik’te görüşmek üzere.

İnternet bağlantısı olan her yerde “akıllı telefon”cular iş başında.

Harita üzerinde başka bir çalışma anı.

Mehmet Ali Paşa’nın konağı önünde hatıra fotoğrafı. Kimmiş diyenler tarih kitaplarına buyursun. Bayram tatili nedeniyle Türkiye’den gelen bir çok kişiden de aferinimizi alıyoruz.

Hollandalı biri ile karşılaşıyoruz, omzunda Ortlieb çantası ile dolaşıyor, bisikleti yok. Benimki 20 yıllık diyor. Eski Ortlieb logolu çantaları fotoğraflayıp daha nice yollara diyorum içimden.

Hollandalı soruyor, siz Türkler için zor olmuyor mu Yunanistan’da dolaşmak? Atilla cevap veriyor, hiç zor değil hatta az önce konuştuğun kişi de Yunan. Uzaktan öğrenilen basmakalıp bilgilerin gerçeği yansıtmadığına bu kaçıncı örnek.

Suluk kafeslerinin çok yönlü bir kullanımı daha: Su, içecek, yakıt ve pekmez tahin. Gültekin, yokuş öncesi pekmez tahin karışımından bir kaşık içiyor.

Bu ne işe yarar ki denen ağın ne kadar kullanışlı olduğunu yolda bol bol görüyoruz.

Kavala’nın dik yokuşlarında, eski imaretten geçerken tarih dersimizi de yapıyoruz.

Kavala’dan sonra deniz kenarında pedallamaya devam ediyoruz. Bir ara yolun karşı tarafına geçip yemek molası veriyoruz. Bomboş bir kumsal: Ceren, Alexios ve Atilla denize giriyor, Celine sonsuzluğa bakıp kitabını okuyor, zeytin ağaçlarının altında muhabbet devam ediyor. Seçil ilk kez denizde bulaşık yıkıyor kumlama yöntemiyle.
Akşam Paralia Ofryniou’ya vardığımızda kamp yerinin iflas etmiş ve kapalı olduğunu görüyoruz. İleride uygun bir yerde, denize sıfır çadırlarımızı kuruyoruz. Sabah gün doğmadan çadırlarımızı toplamalıyız. Yunanistan’da serbest kamp yasak ve polis bazen bu konuda sert olabiliyormuş. En iyisi onlar mesaiye başlamadan toplanmak.
Sabah çadır toplama ve kuş sütünün eksik olduğu kahvaltımız sonrası brifingle yola koyuluyoruz.

Ayağınız yoksa bisikletiniz sizi yerde yatarak bekliyor.

Mavi, yola mı devam etsem yoksa mavideki balıkçılara mı katılsam diye karar vermeye çalışıyor.

Amfipoli Aslanı ile fotoğraf çektirmeden olmaz.

Yunanistan’da yol kenarında küçük kilisecikler görürsünüz. Hoş gözükseler de, yapılış nedenleri hoş değil. Bu noktada trafik kazasında hayatını kaybetmiş kişiler için aileleri tarafından yapılan birer anıt aslında onlar. Aile üyeleri daha sonra buraları ziyaret ediyorlar (içinde mum ve kandil var) ve yoldan geçenlere de aman dikkat diyorlar.

Stavros’ta bir lokantada yemek molası. Henüz taverna faslını açamadık. Lokanta-restotan ve taverna arasındaki fark ise tavernada sulu yemek olmaması, amacın mezelerde beraber demlenmek olmasıymış.

Kahveye istediğiniz adı verin, onu muhabbete katan falda çıkacak halimizdir.

Lastikçi geldi!

Moda’dan geçiyoruz. Barış Manço’nun adam olacak çocukları yollarda.

Eski bir köprü. Şimdiki metal yığınının yanında daha güzel görünmüyor mu?

Bu akşamki kamp yerimiz Nea Apollonia’da bir kaplıca. 5 gündür yoldayız. İki akşamda bir duş almış olsak da, yorgunluğun da etkisiyle kaplıca akıllarımızda şunları uyandırıyor: Hamam tası, keseci, buhar, gevşeyen kaslar…

Kaplıcadaki yaş ortalamasını epey düşürdük.

Otelde mi kalalım, hayır ya göl kenarında kurarız çadırlarımızı. Bir kısmımız orada, bir kısmımız burada kalıyoruz ama sonuçta akşam ocak etrafın da toplanıp yemeğimizi beraber yiyoruz.

Bu akşam Selanik’e varacağız ve çadırdaki son gün doğumu yine bir harika oluyor.

Çadır kurmak için yer seçerken dikkat etmeniz gereken noktalardan biri de yerde diken, taş gibi şeylerin olup olmadığı. Bunların olmadığı noktaları bulun ya da imkanınız yoksa iyice temizleyin. Tabii ki bisikletinizi de bu bölgeden uzak tutun.

İki gecedir rüzgarla uyuyoruz ve sabah kalktığımızda su kenarında olmamıza rağmen çadırlarımız kupkuru uyanıyoruz. Çadırcının korkulu rüyası nem. Gündüz çadırı açıp kurutacak güneş yoksa birkaç güne kadar kokan bir çadır ile yolunuza devam edebilirsiniz.

Langadikia’da bir kahve molası ve kahveler Türkçe konuşan bu amcadan.

Arabalı manav kartımızı istiyor, sizi facebooktan takip edeceğim diyor. Sadece Yunanca karakterleri okuyabiliyormuş ama…

Bahsi geçen o yokuşu çıkma günü bugün. Selanik’ten önce 7 km çıkış. Eğim %17ye kadar çıkıyor. Eh, yokuş öncesi yakıtımızı almak gerekli, aman çok da olmasın ki tıkamasın.
Yokuş mu dedi biri?

Evet, demiş.

Aşağıda yarısı yenen pastanın devamı yokuşun yarısında yenir.

1,5 saat kadar sonra tepedeyiz.

O kadar çıktıktan sonra yarım saatlik bir inişle Selanik’e varıyoruz. : )

Karşılama komitesi, Can ve Şebnem, üzüm ve mamülleri ile bekliyorlar bizi Beyaz Kule’nin altında. YAMAS!

Perşembe gecesi kendimizi Yedikule’nin dibinde bir tavernaya atıyoruz, Yunan müziğinde Türk ezgilerini arıyoruz. Cuma günü teker erkenden dönmüyor, öğleye doğru buluşup şehri gezmeye başlıyoruz.
Selanik’e gelip Atatürk’ün evine uğramamak olmaz. 10 yıl önce interrail sırasında Pınar ve Alexios ile uğradığımız eve girince hayal kırıklığına uğruyoruz. Evde boş duvarlardan başka birşey kalmamış. Aslı gibi duran tüm odalar bozulmuş, yerlerine duvarlara asılmış tabelalar konulmuş. Mustafa Kemal’in küçüklüğüne ait tek bir iz bile kalmamış. Biz içi boşaltılmış evden mutsuzlukla ayrılırken, grubumuzdaki mimarlar da restorasyon açısından evi sınıfta bırakıyorlar.





Selanik’in biraz dışında salaş bir yerde su ürünlerinin tadına bakacağız. Bisikletçi her zaman iyi ama ucuz yer aramaz mı? Kamp kurulan en güzel yerler, bedava ve en güzel manzaralı yerler değil mi? Telefondan çalan Zeki Müren, bu balık hangisi balık sohbetleri, dağcılık, bisikletçilik, otostoplar, kim daha çılgın derken Danai ve Vasilis’in ikramı olan içkilerle gece hoş geçiyor.

Dönüş için otogara nasıl gidilecek konulu brifingi herkes ilgiyle takip ediyor.


Cuma günü Selanik’in tarihi yerlerinden sonra cumartesi gezme yerlerine bakıyoruz biraz. Eski liman halkın kullanımına açılmış, harika Selanik manzarası ile bienallerden sergilere kadar birçok etkinlikte kullanılıyor.
Yemek faslını bombacık köftelerle ve yanımızda çalan Türk ezgileri ile bitiriyoruz.

Yolculuk sonrası hayat tarzını değiştirmek isteyenler, Atilla gibi samali (revani gibi ama daha yoğun ve sakızlı) satmaya niyetleniyorlar.

Alexios ve Seçil, herkese hoşçakal dedikten sonra sahil boyunca bir sonraki yolculuğa doğru pedallıyorlar.


Selanik’e bir bisiklet yolculuğu bitiyor ve yeni yolculuklar başlıyor. Sabah şehirden ayrılan Gültekin, o gece Olimpos Dağı’nın eteklerinde ayışığında on numara kamp kuruyor. Rotası Kalambaka’yı gösterirken herkese selam ediyor.
İstanbul’dan Selanik’e bisiklet sürmek Alexios’in rüyasıydı. Benim için ise dünyanın pedallanacak daha çok coğrafyası var, rüyalar bitmez yani. Bu yolculuktan sonra hemen başka yollara düşme planları yapıyorsanız, uyandığınızda gece nerede kalacağınızı bilmemek sizi heyecanlandırıyorsa, kendinizi/kafanızı/ruhunuzu bisikletin ritmine kaptırıyorsanız, çadırın kapısını açınca doğan güneşe ilk elden merhaba diyecek kadar şanslıysanız, rüzgarım arkadan olsun diye gökyüzü ile anlaşmaya çalışıyorsanız (ki bisikletlinin rüzgarı hep karşıdan gelir nedense), yokuşu değil de yokuşun sonundaki manzarayı canlandırmaya çalışıyorsanız, yolda karşılaştığınız kişileri aklınızın bir köşesine kazımaya çalışıyorsanız, onlarla elinizdekileri paylaşmaya çalışıyorsanız, deniz banyonuz oluyorsa, rüyalara dalıyorsanız uçsuz bucaksız yollarda… Bizimle bu rüyayı paylaşan herkese teşekkürlerimizle.













